05 02 2013

Roman Yazma Sanatı

Roman Yazma Sanatı • 2/6/2007 - Hikaye nedir? Nasıl yazılır?

Kategori: Hikaye Nedir

 

Hikaye nedir? Nasıl yazılır?

 

Kuru söz akılda kalır mı? Bir kulaktan girer diğerinden çıkar. Bu yüzden eski çağlardan beri hikayeler anlatılır. İnsanları olaylarla  etkilemek daha kolaydır. Her insan dinlediği ya da okuduğu hikayeden kendince bir ders çıkarır. Eskiden yazının olmadığı ve insanların yazıyı az kullandığı zamanlarda hikayeler sözlü anlatılırmış. Son birkaç yüzyıldır kitaplardan okunurken internette daha fazla hikaye görür olduk.

 

Hikaye bir olayın kurgulanarak anlatılmasıdır. Romandan farkı çok fazla olay örgüsü ve karakter içermemesidir. Hikaye yazmak bu yüzden daha kolaydır. Herkes hikaye yazabilir ama roman yazamaz. Roman sabır ister. Hikayeler de iki bölümde incelenmelidir.

 

1-Kısa hikayeler

2-Uzun hikayeler

 

Kısa hikayeler (öyküler):Kısa öykülerin olay kahramanları sınırlıdır. Birkaç kişiyi geçmez. Olay örgüsü çok kısadır ve etkileyici olmak zorundadır. Tek bir konu üzerinde durulur.

Hikayeler: Öykülerden biraz farlıdırlar. Birkaç bölüm halinde yazılabilirler. Olay kahramanları daha fazla olabilir. Birkaç olayın iç içe geçmesinden oluşabilir. Roman kadar karmaşık değildir, öykü gibi de basit ve kısa değildir.

 

Hikayede anlatış tarzı çok önemlidir. Hikayeyi anlatan kişi ya birinci tekil kişi yani ben ya da  üçüncü tekil kişi olabilir. Hikayeyi birinci tekil kişi anlatıyorsa duygularını anlatmak çok kolaydır. Fakat bir dezavantajı vardır. Yapılan davranışları ya da duyguları dışarıdan göremeyiz. Tek taraflı ve yanlı düşünmemize neden olur. En güzeli üçüncü tekil kişi kullanmaktır. Bu şekilde hikayemiz daha inandırıcı olur. Üçüncü tekil kişiler hikayeyi gördükleri gibi anlatırlar. Hikaye kahramanının düşüncelerini duyamayız. Konuşmalarını duyabiliriz ve davranışlarını görebiliriz.

 

 Yazar davranışları tasvir etmelidir. Eylemler insanın gözünün önüne gelmelidir. Konuşulanlar duyulmalıdır. Tıpkı televizyonda ya da sinemada bir film seyrediyor gibi hissetmelidir okuyucu. Böyle olması günümüzün okuyucuları için önemlidir. Çünkü artık görsellik televizyonlar sayesinde daha ön plana çıkıyor. Okuduğunu gözünün önünde canlandırabilen bir okuyucu ise bundan zevk alır ve asla sıkılmaz.

 

Hikayenin dili de önemlidir. Dilbilgisine dikkat etmek gerekir.Okuyucuyu sıkmamak için uzun uzun cümleler kullanılmaz. Eylemler anlatılırken birkaç kelimelik cümlelerle anlatılırsa göz önüne getirilip canlandırma daha kolay olur. Sıfat yerine de imgeler kullanılırsa etkiyi artırır.

 

Hikaye kahramanlarını konuştururken, o şunu dedi, bu bunu dedi demekten kaçınmalıyız. Olayın akıcılığını bozar. Tırnak işaretleri kullanıp her kahramanın konuşmasını birbirinden ayıracak olursak daha akıcı olur.

 

 

Kısacası biz olayı anlatmamalıyız, göstermeliyiz. İşte o zaman iyi yazar oluruz.

 

 

 

• 2/6/2007 - Bir öyküyü Nasıl Yazmalı

Kategori: Hikaye Nedir

 

 

Bir öyküyü nasıl yazmalı

 

 

1-Bir kağıt üzerinde beyin fırtınası yapın. Bu karakterleri, çatışmaları ve çözümlemeleri içersin.

2-Öykünüzün olay örgüsünü beyin fırtınanızdan seçin.  Hikayenizin kısa bir özetini yazın. Bu ne yazacağınız hakkında size genel bir bilgi verir.

3- Yazmaya başlayın. Kısa kurgusal bir hikaye yazarken, sık sık beyin fırtınası yapmak gereksizdir.. Eğer özel bir sitil deniyorsanız, düşüncelerinizi buna göre ayarlamalısınız.Fakat, yine de aklınıza ne gelirse basitçe yazın. İlerledikçe yazdıklarınız sizi şaşırtacaktır.

4- Yazıyı gözden geçirin. Hikayenizin bittiğine inanıyorsanız, baştan sona okuyup, yanlışlarınız varsa düzeltiniz. Bunlar mantık hataları olabileceği gibi imla hataları da olabilir.Genelde, hikayenizin akıcılığına ve karakterlerinizin problemlerinin tam olarak verildiğine emin olun.Hikayenizin şekli hakkında pek fazla dert etmeyin.Doğal olarak sizin aklınız ilginç bir hikaye üretecektir.

5- Bitirdiğine inanıyorsanız, öykünüzü arkadaşlarınıza gösterin. Onlardan yapıcı eleştiriler yapmalarını isteyin.

 

 

 

• 14/5/2007 - Roman Çeşitleri

 

Üslup Bakımından

 

Romantik Roman

Kişilerin duygularını, arzularını, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean-Jacques Rousseau’nun eserleri ve Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanı gibi.

 

Gerçekçi Roman

Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.

 

Doğalcı Roman

Üslup bakımından gerçekçi romana benzer. Olanın olduğu gibi yazılmasını öngörür. Emile Zola ve Robin Sharma ve Guy de Maupassant romanları doğalcı romanlardır.

 

Estetik Roman

Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.

 

İzlenimci Roman

Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir. Ford Madox Ford’un romanları izlenimciliğin en sistemli ürünleridir.

 

Dışavurumcu Roman

20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir.Dostoyevski,Franz Kafka,Samuel Beckett ve Bertold Brecht’in romanları bu türün örneklerindendir.

 

Yeni Roman

Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 sonrasında ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu haline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunu denemişlerdir.

 

Konu Bakımından

Konusu bakımından roman "tarihsel roman pikaresk roman duygusal roman, gotik roman, ruhbilimsel roman, töre romanı, oluşum romanı" türlerine ayrılır.

 

Tarihsel Roman

Uzak bir geçmişte yaşanan olayları konu alır. Ama tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evresel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılmış olabililer. Tarihi romanların örnekleri arasında Walter Scott’un romanlarını, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını, Stendhal’in Parma Manastırı’nı sayabiliriz. Bu türün önemli örnekleri arasında Lesage’nin Gil Blas de Santilane’ın Serüvenleri, Defoe’nun Talihli Metres’i, Thomas Mann’ın Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları’nı sayabiliriz.

 

Duygusal Roman

İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves adlı romanı bu türe örnek gösterilebilir.

 

Gotik Roman

Gotik roman, İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü bir türdür. 18. yüzyılın akılcılığına karşı çıkan bir türdür. Karanlık, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir ortamda geçen kanlı, şeytani, büyülü olayları konu alır.Gotik romanın günümüzdeki uzantıları bilimkurgu ve fantastik roman olarak gösterilebilir.

 

Ruhbilimsel roman

Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve denetimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lescaut adlı eseriyle Fransız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in romanları da bu türe örnektir. Türkiye'den Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu buna örnektir.

 

Yorum(6) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 14/5/2007 - Roman nedir?

Kategori: ROMAN YAZIMI

 

Bir düzyazı türü olan roman, insan ilişkilerini anlatımıdır diyebiliriz. İnsanın yaşadığı Serüvenler, iç dünyasının gerçekliği; insan-insan, insan-mekân, insan-doğa ilişkileri yaşadığı ortamın özellikleri toplumsal olay ya da olgular ekseninde belli insanlık durumları öne çıkarılarak işlenir.


Romanın burjuva toplumunun bir ürünü olduğu, 18. ve 19. yüzyılda gerçek kimliğine kavuştuğu söylense de; burjuva öncesi dönemde, özellikle Ortaçağ ve Rönesans edebiyatında kimi roman örneklerine rastlamaktayız. Romanın ortaya çıkışında söylenceler, destanlar, kahramanlık öyküleri ve masalları ilk kaynak olarak alabiliriz. Roman sanatının günlük yaşama dönük soyutlayıcı bakışı öncesinde ise söylenceler, mitolojik öyküler, şövalye ve kahramanlık öyküleri, anılardır. Romana ilk elden kaynaklık eden Pikaresk roman anlayışıyla "yeni bir insan tipi" ortaya çıkarılır. Romandaki ana figür olan "tip" dünyaya ve toplumsal yaşama "aşağıdan yukarıya doğru yönelmiş" bir bakışla bakar, bu eksende gezgin bir ruhla yaşar. Sürekli bir dönüşüm içindedir.

 

İlk başarılı roman örneğini 17. Yüzyılda Miguel de Cervantes (1547–1616) Don Quijote (1605–1615) adlı yapıtıyla verir. 18. yüzyılda, Cervantes'in açtığı gerçekçi yolda, roman sanatının gelişmesinin ilk öncüleri İngiliz romancılar Samuel Richardson (1689–1761) ve Henry Fielding'in (1707–1754) ürünlerine rastlarız. Gerçeğe, tarihe bağlılıkları romanı olaylar dizisi anlatan, kahramana bu bakımdan anlamlar yükleyen bir tür olarak, diğer türlerden ayrıcalıklı bir yere getirir. 18. yüzyıla gelindiğinde romanın etkinlik alanı genişlerken; yaşanmışlık duygusunun ağır bastığı olayların "hikâye" edilmesiyle de yeni bir dönem başlar.


Daniel Defoe'nün (1660–1731) Robinson Crusoe'de (1719) "ıssız ada"ya sığınan insanın serüvenini anlatmasını roman sanatının gelişimine katkı olarak alabiliriz. Roman sanatının "anılar"ın ötesinde bir edebiyat türü olduğunun, belki de altını en iyi çizen, bir romandır. Ayrıca bu tür bir romanın ortaya çıkış koşullarını da ayrıca değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu yüzyıl bilimde, teknoloji ve toplumsal gelişmelerde birçok şeyin önünü açacak olan bir dönemin başlangıcıdır. Goethe'nin (1749–1832) Faust'unun (1831) bu süreçte çıkmış olması da önemlidir. Aydınlanma düşüncesi, kuşkusuz, romanın gelişimini de etkilemiştir. Bu anlamda Faust yeniçağın simgesi durumundadır. Romantizmin etkin olduğu bu süreçte aydınlanma romanının ilk nüveleri verilmektedir. Diderot (1713–1784) Rameau'nun Yeğeni'ni (1762–63), J. J. Rousseau (1712–1778) Yalnız Gezerin Hayalleri'ni yazar. Puşkin (1799–1837) Yüzbaşının Kızı, Lermontov (1814–1841) Zamanımızın Bir Kahramanı romanlarıyla; Victor Hugo (1802–1885) roman külliyatıyla yeni dönemin hazırlayıcı yazarlarındandırlar.


Romanda bakış açısının kurulması, anlatım biçiminin belirlenmesi, romanın yapısını oluştururken kahraman, çevre, olay ekseninde gelişen bireysel ve toplumsal durumların romanın bu yapısı içinde yer alış biçimi. . . Gibi roman sanatına dair sorunlar 19. Yüzyıl romanıyla gündeme gelir, ele alınır. Roman kuramının asıl oluşma süreci de bu dönemde başlar. Stendhal (1783-1842), Balzac (1799-1850) Flaubert (1821-1880), Turgenyev (1818-1883), Dostoyevski (1821-1881), Tolstoy (1828-1910), Zola (1840-1902), Henry James (1843-1916), Proust (1843-1916) yüzyılın önemli romancıları olarak öne çıkmaktadırlar.
20. yüzyıla gelindiğinde roman sanatı bireyin zaferi olarak algılanır. İnsanlığın tarihinin dönüm noktalarında var olan bir sanat olarak yerini almıştır. Feodalizmin yıkılıp burjuvazinin ortaya çıkışı bir bakıma romanın da tarihini yazıyordur. Romanın gelişme çizgisi bu eksende yerini bulur. 19. yy. romanı bunun kanıtıdır. Yeni yüzyıl ise roman sanatı adına arayışlar, buluşlar, yenilikler getirir. Yeni anlatım yolları, teknikler denenir. Roman, edebiyat ortamlarında kabul gören bir tür olur. Yenilikçi bir roman anlayışının öncülerine yüzyılın başlarında rastlamaktayız: V. Woolf (1882-1941), J. Joyce (1882-1941), Kafka (1883-1924), W. Faulkner (1897-1962), D. H. Lawrence (1885-1930).

Yorum(5) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 24/11/2006 - YAZMALISIN

 

YAZMALISIN

 

Yazarken zihnindekiler kağıda dökülsün. Duyguların ve düşüncelerin akıp gitsin. Yazdıkça  zihnin açılsın ki insanların hoşuna gidecek onları etkileyecek şekilde yazmayı öğrenesin. Yaz , yaz ki zihnindekileri herkes okusun öğrensin.

Yorum(11) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 7/9/2006 - Roman Yazma Metotları ve Teknikleri

Kategori: ROMAN YAZIMI

 

Roman Yazma Metotları Ve Teknikleri

 

Roman yazma konusunda bazı incelikler ve öğütler

 

Çoğu insan yazar olmak için hayal kurar. Bu yüzden saatlerce duvarı seyreder ve çok az  satır ve hatta paragraf yazarlar. Bunlardan bazıları romanlarını bitirmek için çok fazla zaman harcarlar. Roman yazmak için metotları bilmeniz gerekir. İşte burada bu metotlardan bazıları var.

 

1- Tema

2- Olay Örgüsü

3- karakter geliştirme

4- Diyalog

5- Zaman yönetimi

6- Aşamalar

7- Romanın bitirilmesi

8- Hataları gözden geçirme

9- Tekrar gözden geçirmek

 

Romanınızın Teması

 

İlk önce ne tip bir eser yazacağınıza karar vermelisiniz: Kurgu, bilim kurgu, Tarihi, korku, ya da sosyal içerikli roman. Bir kere buna karar verdiniz mi, hikaye temasına, planına ve romanınızın bir parçası olacak karakterlere karar vermeniz gerekecektir. Romanınızı kurmak roman yazmanın en önemli parçasıdır.Yarattığınız dünyayı bilmek zorundasınız. Çünkü romanın örgüsü, seçtiğiniz bu dünyada geçer. Eğer bilinen bir şehirde geçmesini istiyorsanız o zaman oranın coğrafya şekillerine, kültürüne, toplumuna, caddelerine, ünlü yerlerine, tarihi önemine aşina olmanız gerekir. Uygun bir olay örgüsünden  sonraki işiniz romanı yazmaya başlamaktır.

 

Romanınızın Karakterleri

 

Gelelim can alıcı noktaya. Karakterleriniz romanınızın bir parçası olacaklar. Sadece ana karakteri geliştirip diğerlerini görmezlikten gelmemelisiniz. Her karakteri tek tek ele almalı ve üzerinde çalışmalısınız.Romanınızın ana öğeleri olacak  iki ya da üç ana karakterden fazlası olmamalıdır. Diğerlerinin basit ayrıntıları olacaktır. Bu ana karakterleri romanınızın başındaki iki üç sahnenin tam ortasına yerleştirmelisiniz.

 

Romanınızdaki  Diyalog

 

Diyalog roman yazımının en önemli parçalarından biridir. İlk önce hangi anlatımı seçeceğinize kara vermelisiniz: Birinci tekil kişi mi, üçüncü tekil kişi mi? Roman kimin ağzından anlatılacak bu önemlidir. Mesela: “Karşıya doğru bakıyordum, ansızın bir kurşun geldi ve bacağıma saplandı.”  Ya da “ karşıya doğru bakıyordu, ansızın bir kurşun geldi, bacağına saplandı.”  ‘Birinci tekil kişi’nin ağzından yazmayı seçtiğiniz zaman bazı sınırlamalarınız olacaktır. Ana karakterin bildiğinin dışında başka bir şey bilemezsiniz; çünkü ana karakter anlatıyordur hikayeyi.  Temanın her bir köşesini ve açısını keşfedebileceğiniz için ‘üçüncü tekil kişi’ roman yazmak için en iyi yoldur  her bir durumu ana karakterden bağımsız olarak kurarak daha iyi sonuçlar elde edebilirsiniz.

 

Zaman yönetimi ve Aşamalar

 

Birkaç saat içinde roman yazmak imkansızdır. Umulandan çok daha fazla zaman alır. Ortalama bir romanın 90,000,000 ile 150,000,000 kelime arasında olduğunu biliyor muydunuz? İşte bu zamanınızı tüketir. Evet, roman yazımı, haftalar, aylar, hatta yıllar alır. Roman yazmak için, yüksek düzeyde zaman yönetimine ihtiyacınız vardır. Romanınızı küçük bölümlere ayırmalısınız, böylece günlük birkaç saatlik çalışma süresinde onları yönetebilirsiniz; günde 5 saat, haftada 30 saat, ayda 120 saat diyelim.

 

Romana başlamak ve sonuna kadar aşamaları sürdürmek kolay bir iş değildir. Romanı iyice ilerletinceye kadar, ana fikrinize gönderme yaparak ve bağlı kalarak olay örgünüzü sürdürün.Ek temaların sizi şaşırtacağı durumlar olacaktır, ve bu sizin romanınıza derinlik katacaktır, ancak ana temadan uzaklaşmadığınıza emin olmalısınız. Eğer romanınızı nasıl yazacağınızı  uygun bir şekilde planlarsanız, bu kontrol altında olacaktır. Anahatlar roman aşamasını sürdürmenize yardımcı olurken   hayal gücünüzün tema ve fikirlerinizden uzaklaşmasını önleyecektir.

 

Sonuçlandırma

 

“Son” her kitabın ya da romanın büyülü bir sözcüğüdür. Başından sonuna kadar roman yazımı büyük ölçüde kelimeyi ihtiva eder. Ortalama olarak 90,000,000 ile 150,000,000 kelimeyi içerir, romanın uzunluğuna göre bu değişir. Romanınızın başına bir gün oturup başından sonuna kadar bitiremezsiniz. ‘Çözüm’ bir roman yazımının en önemli parçalarındandır. İşte bu yüzden olay örgülerini bitirirken dikkatli olmalısınız, Çözüm sizin roman yazmadaki yeteneğinizi gösterir. Çözüm başlangıç ve bitiş arasındaki köprüdür. Bazı yazarlar sonu başta yazarak akıllıca bir oyun oynarlar. Sonrada başlangıç ve sonuç arasını istedikleri her şeyle doldururlar. Siz bunu yapmayın.

 

Hataları gözden geçirmek

 

Bir romanı hatasız yazmak hiç kimse için mümkün değildir, bu yüzden üzülmeyin.  Hataları düzeltmek için en iyi yol, eşinizden ve dostunuzdan bunu yapmasını istemektir. Onlara bunu dikkatlice yapmalarını söyleyin ve hatta dilbilgisi hatalarını da düzeltmelerini isteye bilirsiniz.

 

Romanınızı Yeniden Gözden Geçirin

 

Eserinizi gözden geçirmeniz gerekir böylece yayımcıdan geri dönmeyecektir. Evet, okuyucular da romanınızda hataları bulup şikayet edebilirler. Bu sizin kitabınızın satılabilirliğini de etkileyebilir.Romanınızın gözden geçirilmesi için en iyi yol aşağıdakileri takip etmektir.

 

  • Kitabınızın basılı bir kopyasını edinin.
  • Hataları not alacağınız bir defter edinin.
  • Hataları düzeltirken değişik renkte kalemler kullanın.
  • Kitap boyunca kelime kelime, sahne sahne, karakter karakter ilerleyin.
  • Lütfen romanınızın mantıksal ve doğru bir şekilde yazılıp yazılmadığını kontrol edin.
  • Gereksiz olay örgüsünü, karakteri ve sahneyi romandan atın.
  • Tekrar imla ve dilbilgisi kontrolü yapın.
  • En sonunda gözden kaçmış hatalardan kaçınmak için  romanınızı tekrar gözden geçirin. SON sözcüğüne ulaştığınızda romanınız gerçekten bitmiştir.

 

 

Yorum(42) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 3/9/2006 - Roman Yazmanın İncelikleri Nelerdir?

Kategori: ROMAN YAZIMI

 

Roman Yazmanın İncelikleri Nelerdir?

 

1- Yazmaya ne zaman başlayacağını bilmek,

2- Yazmaya nasıl başlamalısınız?

3- Motivasyonu korumak

4- Romanınızın basılıp yayınlanması

5- Romanınızın tanıtılması 

 

Roman Yazmaya Ne Zaman Başlayacağınızı Bilmek

Herkesin içinde bir roman olduğu söylenir. Söylenenle kıyaslarsak çok az kişi roman yazma sürecine girer. Aslında, insanların bir çoğu ya roman yazmayı düşünüyor, ya roman yazıyor  ya da roman yazmayı hayal ediyor. Bundan dolayı  eğer yazmak için güzel bir fikriniz varsa yabana atmayın,  hayallerinizi raflarda görebilme olasılığınız var.  İşte size nasıl başlayacağınıza ve sürdürebileceğinize dair öğütler…

Roman Yazmaya Hazır Olduğumuzu Nasıl Biliriz?

Roman yazmak en zor işlerden biri olmasına karşın ödülünü de fazlasıyla alacaksınız. Sizi fazlasıyla memnun edecektir. Çoğu Roman yazımını,  Maraton koşuculuğu , hamilelik ve doğumla karşılaştırır ( yolculık güçtür ama sonucu değerlidir). Aslında, roman yazmanın formülü, bir parça yetenek, bir parça fikir ve iki parça sürekliliktir.

Çoğumuz %100 roman yazmaya hazır olmamamıza karşın ilk cümleyi yazmadan önce düşünmemiz gereken şeyler vardır. İlk önce düşüncelerinizin hayata geçirilmesi için güçlü bir arzuya sahip olmalısınız. Geleceğin büyük yazarı olarak şöyle demelisiniz: “ ‘yapabilirim’ bir şey ifade etmez. ‘istiyorum’ bir şey  ifade eder. Daha fazlası için ‘yapmalıyım’.

 İkinci olarak, yazma eyleminden zevk almalısınız. Ecet, yazmak zor olabilir , geciktirebilirsiniz ama bir gün bilgisayarınızın başına oturur ve yazmaya başlarsınız. Zevkli olmalı. Ne kadar büyük bir fikre sahip olduğunuzun ya da kitabınızı bir kitapçı vitrininde görme arzunuzun ne kadar güçlü olduğu önemli değildir. Eğer yazmayı sevmiyorsanız, bir roman asla gerçekleşemeyecek. Yazmak, zaman gerektiren bir iştir, hoşlanmadığınız bir şeyi yaparak neden kendinizi yoracaksınız?

“Eğer yazı yazmayı sıkıcı rutin bir iş olarak görüyorsanız, o zaman roman yazmak size göre değildir. İlk ve son olarak yazı yazma eylemini sevmeniz gerekir. Hatta forumda bile insanları etkilemek ve değişik yollarda düşündürmek için bir konu üzerine  yazarken yazmayı sevmeniz gerekir. İşte böyle yazı yazma yeteneğine sahip olabilirim.”

Üçüncü olarak, okumayı sevmelisiniz. Okumak iyi bir yazar olmanın anahtarıdır. Diğer yazarları okuyarak, neyin etkileyici neyin işe yaramaz olduğunu anlamaya başlarsınız. Hikayelerin  nasıl bir araya getirildiğini, karakterlerin nasıl oluşturulduğunu, mekanların nasıl tasvir edildiğini görürsünüz. Yeni kelimeler ve kendinizi ifade etme şekilleri öğreneceksiniz. Okumayan bir yazar müzik dinlemeyen müzisyene benzer.

Dördüncü olarak, sevdiklerinizden destek almalısınız. Yazı yazmak onlardan zamanınızı çalacak ve destek olmazlarsa, sizin yazıl yazmanız onları kızdıracak. Bunu ailenizle konuşun. Ve eğer bir eşseniz, bunu yapmak istediğinizi ve önemli olduğunu söyleyin. Yazdıklarınızı okuyan gönüllüler olabilirler. Onları da bu işe dahil edebilirsiniz böylece.

Son olarak, kitabınızı hayata geçirmeye ayırcağınız zamanı planlamalısınız. İdeal olanı, şaheserinizi ortaya çıkarmak için her gün bir saatinizi ayırmalısınız, ancak gerçek hayat yazı yazmanızı kötü etkileyip bunu imkansızlaştırabilir. 

Bir roman yazmaya nasıl başlamalı

Tamam, böylece siz yazı yazma reçetesine sahipsiniz ve başlamaya hazırsınız. Nereden başlamalı? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Bazı yazarlar küçük bir fikirle, romanı kafalarında tamamen tasarlayarak başlarlar. Başka değişik yollar da vardır, sizin için en iyi olabilecek.

Romanınızın Bir Taslağını Yapın

Kitap yazan çoğu kişi, ve başarılı yazarlar yazma sürecine girmeden önce kitaplarının bir taslağını yaparlar. Bu taslak onlara ilk kelimeyi yazmadan önce hikayeyi meydana çıkarmalarını, karakterlerini geliştirmelerini, hikayelerinin işe yarayıp yaramayacağını öğrenmelerini sağlar. Taslağın avantajı, zaman alan bir işe girişmeden önce hikayenizi kurmanıza yardımcı olur. Yazı yazmaya başlamadan önce problemler fark edilip kolayca düzeltilebilir. Taslak bit karakter eklemek, tansiyonu  yükseltmek ya da karakteri daha inandırıcı yapmak için kolayca değiştirilebilir.

Taslaklar yararlı olmasına karşın, süreç olmasına izin vermeyin. Bir taslağa ne kadar baktığınızın önemi yoktur, yazı yazmaya başlamadan önce bir problemle karşılaşmayabilirsiniz ya da karakterleri çok iyi tanıyamazsınız.

Bazı yazarlar karışık bir yaklaşım tercih ederler. Karakterleri hissetmek için bir iki bölüm yazdıktan sonra taslak oluştururlar ve daha sonra yazmaya devam ederler.

En sonunda, taslak yaparak ya da yapmayarak yazma sürecine başlamaya karar vermek size bağlıdır. Stephen King taslaklardan uzak durur ve hikaye planıyla karakterlerin doğal olarak gelişmesine izin verir. Bu metot sizin işinize yarar mı? Kim bilir, yazmaya başlayarak bunu keşfedeceksiniz.

En önemli şey yazı yazmaya başladığınız andır. Taslak ise bir araçtır, eğer işe yararsa kullanırsınız yoksa kullanmazsınız.

Roman yazmak İçin Motive Olmak Gerekir

Bir kere roman yazmaya başladınız mı, yaptığınız işe odaklanmanız ve kararlılığınız anahtardır. Roman yazımındaki zamanın uzunluğu, yazı tarzınıza ve kendinizi adadığınız süreye bağlıdır. Bazı yazarlar üç ayda bazıları ise üç yıldqan daha uzun bir sürede bitirebilirler romanlarını.

Motivasyonunuzu korumanın bir yolu da, yazma sürecinde diğer yazarların size yol gösterici desteğini almaktır. Onlar size yazım sırasında tıkandığınız zaman yardım edebilirler. Yörenizdeki bir yazar grubuna katılın. Ya da insanlarla bir araya gelme imkanınız yoksa internetteki yazar gruplarına katılabilirsiniz.

Yorum(16) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 3/9/2006 - Roman Yazmaya Başlayanlar İçin Rehber

Kategori: ROMAN YAZIMI

 

Roman Yazmaya Başlayanlar İçin Rehber

 

Hiç kimse roman yazarı olarak doğmamıştır.Fakat bütün insanların yazar olma yeteneği ile doğduğuna inanıyor musunuz? Evet cevabı imkansız gibi mi görünüyor. Eğer roman yazmak için bir arzumuz varsa ve bunun gerçekleşmesi için gayret edersek, roman yazımı ABC yazmak kadar kolay olabilir. Yazmak, gerçekten karmaşık bir şey değildir. Resim yapmak, ve hatta yemek pişirmek gibidir. O, bir sanattır.  Bütün her şey hayal gücünüzün çalıştırılmasıyla başlar.

Bir roman yazmanın ilk anahtarı düş kurma ve imgelem yeteneğidir. Geçmişi küçük bir çocuk olduğunuzu ve düşler kurduğunuz zamanları bir düşünün.  Hayal gücünüz sizi daha önce gitmediğiniz yerlere götürmüştür; yapamayacağınızı sandığınız şeyleri yaptırtmış, süper güçlerle garip yerlere gitmişsinizdir. Hayal gücünüz sınırsızdır.Roman yazma, gerçekte hayal gücünüzün kelimelere çevrilmiş şeklidir. Gözünüzü kaparsınız ve kendi fikir ağınızı yaratırken düşüncelerinizin gözünüzün önünden geçip gitmesine izin verirsiniz. Daha sonra bunları kağıda geçiririsiniz.

Yorum(11) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 12/8/2006 - ROMANCININ ÇALIŞMASI

 

ROMANCININ ÇALIŞMASI



       Günlük yazmak, Batı’dan özellikle Fransa’dan gelenek. Bir tür olarak roman gelmiş de, günlük tam gelmemiş. Oldum bittim benim de ilgimi çekmedi. Adam her gün, dinsel bir görev yapar gibi defterini açıp döşeniyor. Her halde bir yazı toplumu değiliz daha. Bunlarla nereye varılacağına, ilerde bunlardan ne yararlar çıkarılacağına akıl erdiremiyoruz pek... Yararı bir yana, sakıncaları ürkütüyor önce. Günde olmazsa gün aşırı duyulan bir olasılık; bir ekip gelebilir, kapı, pencere, sokak tutulabilir. Yatılı okulda müdür yardımcısına söz anlatmaktan zordur polise ya da savcıya bu özel notların özelliğini anlatmak... Başka bir yanı; gittikçe atılmaz olan o defteri ne yapacaklarını bilemezsin öldükten sonra. Karalama yapmadan, birkaç sefer elden geçirmeden tek yazı yayımlamamış yazara ne büyük kötülüktür o çalakalem notları yayımlamak! Romancı günlüğü yazmak yerine roman yazmak daha iyi değil mi?

      Günlük tutmanın yararını savunanlar, günlükten, bir romancının nasıl çalıştığını, bir romanın nasıl oluştuğunu öğrenebileceğimizi söylerler. Günlükler bunu gerçekten veriyorsa, pek yüksek bir sonuçtur bu. Sadece okurlar değil, yazarlar da merak eder bunları. Bunca roman yazdım, şunca da yayımladım; ne bir romancının çalışmasını, ne de bir romanın nasıl yazıldığını kolayca anlatabilirim. Karşılaştığım yaşlı ya da yaşıtım yazarlara sorar dururum; uzun uzun anlatır kimi; anladığım, yoktur bunun bir kuralı, ortak yolu, hatta yöntemi. Yazarsan yazılır, yakıştırabilirsen roman olur; bu derece yalın ya da karmaşık bir şey.

      Bir telin, ya da telsizin iki ucundan birinde yazar, birinde okur(lar); bir iletişimdir bu iş. Hangi dalga boyundan konuştuğunuz önemli. Okurunuzun, okurlarınızın bulunduğu dalga boyunu tutturabilmişseniz okunursunuz, anlaşılır, sevilirsiniz. Başarısızlıklarla başarılar yan yana, iç içedir. dünyanın en güzel romanlarından kimi, uzun süreler okur bulamamış, çok okur bulan nice romanlar da, gelip geçen sevi yalımları gibi birkaç yıl bazı yürekleri kavurduktan sonra geçip gitmiştir. Konya’da askerken bir otel odasında Yılanların Öcü’nün daktilo düzeltmelerini yapıyordum. Bir uyku bastırdı beni. "Yazarını uyutan roman okurunu kim bilir ne yapar!" diye tasaya düştüm; anımsar dururum. Kuralı olmadığı gibi, ayarı, miyarı da yoktur, sanımca.

      Tanımı var mı acaba? Ama doğru dürüst tanımı! Yıllarca, orta, lise, Türk Dili ve Edebiyatı okuduk, okuttuk okullarda. Batı edebiyatı falan da öğrendik, öğrettik. Bakanlıktan onaylı kitaplara bakara, "Olmuş ya olması mümkün olayların genişçe anlatılması..." diye geçtik hep. Neresi doğru bunun? Hiç olay içermeyen romanlar da yazılabiliyor. Olay anlatsa bile, kişi, düşünce, eğilim, yer gibi başka "öğe"ler de içeriyor. Sonra "anlatılması" de demek? Yansıtılması mı? Onu bir "ayna"ya benzeten yazarlar olmuştur. Ama sanat sadece bir "yansıma" ya da "yansıtma" olma dönemini de aştı gitti. Bir dışavurum! Belki... Bir tanım yapabilmek için nelere el atma gereği duyuyor insan.

      Ama şu "dışavurum" tamlamasında bir iş var gibi gelir bana. Çünkü daha çok bir "dışavurum"dur, her eylemden çok buna yakındır roman; ama yalın değil, bileşik. Karmaşık, hatta karışık. Kişinin, yaşamı alması, algılaması, daha yerinde bir sözcükle, çözümlemesi gerek önce. Bilincini, bilinçaltını doldurması gerek. buradaki "yaşam" sözcüğünü sesli okuyalım; tekil değil "çoğul"dur, yılların birikimini kapsar. Hem de sadece akıp gitmişi değil, akmakta olanı... Öyle dolar ki, biraz resimsel düşünüyorum burada, bastıkça oynayan bir toprakta gibidir, altı sudur sanki, bıngıldar durur. Bir yeraltı gölü. Romancı, tulumbanın sapına yapışıp pompalayabilirse, o yeraltının pırıl pırıl, şırıl şırıl, gümüş sularını fışkırtabilir, dışa vurabilir... Kim bilir kaç kez girişti, ucu taşa geldi. Kaç kez acı su geldi. Kaç kez sadece bir tıss, fıss; sadece bir boşluk, yokluk! Şansa bağlamak istemem, bir basmada şar şar akıtan "şans"lılar da az değildir.

      Şöyle toparlanabilir sanırım: Akan ve akmakta olan yaşamı, bilinçaltından ve bilinçten geçirip dışa vurma işidir roman. Hem bireysel, hem toplumsal boyutları olan bir yazı türü. Bir imbikleme... Pembe beyaz yapraklardan gülsuyu ve gülyağı çıkarmak gibi. kara zeytinden o sapsarı yağı çıkarmak gibi... Bilinçaltından ve bilinçten geçirme dedim ya, "geçirmek" sözüne de önem veriyorum; bu "geçiş" olmazsa olmaz. Onun için derler ki, yargılama tutanakları roman değildir. Elbet değildir. Çok insan söyler: "Yaşamım roman!" Değildir, gerçekte "gibi"si düşmüş bir cümledir bu; benzetmedir. Bir yaşamın romana benzemesi başka. Roman olabilmesi için yazılması gerek; bir romancının bilinçaltından, bilincinden geçerek gerekli estetik biçime ve biçeme ererek yazılması...

      Niçin bilinçaltı ve bilinç sözcüklerini sık kullanıyorum: Çünkü ne tümden bilinçaltı fışkırması, ne de yalnızca bilinçli bir çabadır roman. Belki bilinçaltının payı büyük. Çünkü romancı oraya çok şey atan, iten insan bence. Oradan pompalıyor, ama bilinçten geçiriyor. Belki çocuklukta, biraz da erken gençlik yıllarında bilinçsiz ya da bilinç düzeyi düşüktür sanatsal dışavurumların. Ama ondan sonrası bilinçlidir artık.


      Yaşam, bilinçten bilinçaltına iner. Orada mayalanır, dinlenir, değişir. Etkisi derin, yankısı geniş toplumsal olayların 8-10 yıl geriden gelerek romanlaşması bu yüzdendir. Bilinçaltı biriminin değişerek bir biçim bulması, bir sanatsal anlatım biçimine erişmesi şipşak olmaz. Hatta sadece bir fışkırma da sayılmaz, "birdenbire"lik yoktur onda. Diyelim "esin" gibi bir belirtiyle ucu görünen konunun oradan dışa alınması da zaman alır. O evrenin de romanına, romancısına göre birkaç yılı vardır. Uç veren bilinçaltı birikimlerini kısa sürede yazıp ortaya koyan sanatçıların yazdıklarında bir sığlık, bir yalınkatlık sezmez miyiz? Önce yazdıklarıyla sonra yazdıkları arasındaki o çok benzerlik, hatta tekdüzelik neyin nesidir? Georges Simenon’un, Agatha Christie’nin adları çok roman yazmış olmakla anılır. Ne kadar biribirinin şablonudur o romanlar! Bir de Tolstoy’un, Faulkner’in, Gorki’nin kaçar roman yazdıklarını düşünelim.

      İşin sanırım en can alıcı yanı şurasıdır. Burada her yiğidin ayrı bir yoğur yiyişi, her yosmanın ayrı bir sakız çatlatışı vardır. Ben günlük tutmam ama not tutarım. Bir sürü gereci, ayrıntıyı; çağrışım, gözlem, dinleme, duyma yoluyla ufak ufak kağıtlara yazar biriktiririm. Biçim ararım... Yılanların Öcü’nü önce bir küçük yazı olarak yayımlamıştım 1956’da. Isparta'da çıkan Demet dergisinin derlemelerinde vardır. O yıllarda böyle bir yazı türüne çalışıyorduk arkadaşlarla. Köy gerçeklerini öykü boyundan küçük yazılara döküyorduk. Kalkıp Sivas’a, Hafik’e gittim. Döndü durdu kafamda Bayram’ın kuzusu, köy odasında döğülüşü. Ve Irazca ailesinin yaşamındaki yılan motifi! Yılanın yılanken öç almaya davranması, buna karşılık insanın pısması, bu pısmanın kınanması...

      Oralarda iki yıl kaldıktan sonra asker oldum. Hafik’in Asarcık köyündeki Mahmut’un döğülmesini, bizim Akçaköy’de arkasızlığımız yüzünden evimizin önüne ev yapılmasını durmadan düşünüyor, iplik iplik örüyordum. Yedek Subay Okulu altı aydı o zaman. Piyadeydim. Tek er eğitimine çıkıyorduk. Açık havada tüfek çatıp çökerek ders dinliyorduk. Anlatılanlardan sınava çekilecektik sonunda. Bir cep defteri almıştım, önemli bilgileri yazıyordum. Ama bir yanından da Yılanların Öcü’yle ilgili notlara başlamıştım. Defterin yarısında iki not türü karşılaştı. Balgat sırtlarında koşarken, gece yürüyüşlerinde giderken hep roman düşünüyordum. Sinemaya gidiyorduk, kitap okuyorduk, her çağrışım, her düşleme, yeni bir ayrıntıyı getiriyordu. Not etmesem uçar giderdi o hayhuy arasında.

      Bazı arkadaşlar bir tür kahramansılıkla, hiç not almadıklarını söylerler. Ama "alim unutmuş, kalem unutmamış!" demezler mi? Özenle not alırım ben. Alır, zaman zaman okurum onları. "Irazca Üçlemesi"nin üçüncü romanı olan Kara Ahmet Destanı üstüne notlar almaya 1962’de başlamışım; 1976’da yazdım. aradaki 14-15 yıl, alınmış notlarla doludur. Bir zarf; gittikçe kabarır. En "mikro ayrıntı" not edilir, konur içine. Birinde Burdur’daki köyüme gidiyordum çalışmaya. Yedi saat çeker Ankara-Burdur yolu. Zarfı önüme aldım, başladım okumaya. Afyon, Sandıklı, Dinar; hâlâ bitmemişti notlarım. Yazmaya başlamadan kim bilir kaç kez elden geçiririm... Nedeni şudur: İyice sinsin kafama; çok iyi yoğurabileyim!

      Yazarken bakmam notlara. Yazma evresine geldiğimde çok aşmış olurum bunları. Bu okumalar, yapının kurulması, kişilerin doğması, kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi, romanın "mesaj"ının, hatta ilk cümlesinin, son cümlesinin belirlenmesi sırasında işe yarar. Oturur bir de plan yaparım. Dört beş kez, yeniden yeniden yazarım bu planı. Her yazışta gelişir. Sonra korum önüme, ama çoğu zaman bakmadan yazarım. Küçük kağıtlara günlük planlar yaptığım da olur, arada bir denetim için onlara bakarım. O şişkin notlar, o geniş plan; hepsi beni hazırlamışlardır sadece...

      Kesiksiz, sürekli bir anlatımla romanımı artık dışa vurabilirim, yazabilirim. Bunu gündelik koşullar içinde yapabileceğimi sanırdım. Denedim, olmadı. Bunca hazırlanmadan sonra, hiç değilse bir ölçüde "mekanik" olmalıydı bu iş. Madem ince ayrıntılı bir plan da var, günün öteki işlerinden, ilişkilerinden artan zamanlarda oturup ikişer üçer sayfa yazıp gitmeliydi insan. Olmadı. Bu evrede, araya giren her iş ve ilişki, romanı engelledi bence. Haberli ya da habersiz gelen konuklar, günlük yaşamın zorunlu ilişkileri, çarşı pazar, öğretmenlik, sendikacılık; engelledi. Bu evrede benim kesiksiz uzunca bir zamanım olmalı. Kimse girmemeli, kimse elimden almamalı o kesiksiz zamanı. Ayakaltı, yol uğrağı olmayan bir köşede çalışmalıyım. O köşede her halde romancının "cennet köşesi"dir. Sabah 08:00’de işe hazır olurum. Akşam beşte altıda bırakamam. Belki en verimli saatler bunlar olur. Gün boyu oturup masanın başına, bir iş çıkaramamışsam, günlük çalışmam gece yarılarına kadar uzayabilir. Yatıp uyumalı, ertesi sabah sekizde gene çat çut’a başlamalıyım. Bir ay, yirmi gün, ne kadar sürede biterse o kadar sürede, kesintisiz yazmaktır bu; "tulum çıkarmak" derim ben.

      Araya başka işler ve ilişkiler katmamış olmanın yararları vardır. Yığıntıları önler, tempoyu ayarlar bu yöntem. Ne yazdım, ne yaptım, ne yapacağım; daha gün ışığında, daha açık seçik görünür. Ve sıcağı sıcağına bir çalışma oldğuu için soğumaz insan. Bir çeşit "anıt"tır hem de bu. Tembellikler, makinenin başından kaçıp gitme eğilimleri bastırılmış olur böylece.

      Çoğu romanlarımın karalamasını böyle yapmışımdır. Bir atılımda bitmeyenler, kısa bir arayla, ikinci atılımda mutlaka bitmelidir. Yılanların Öcü, Kara Ahmet Destanı, Köygöçüren, Keklik, Onuncu Köy, Kaplumbağalar ikişer atılımda biten romanlarımdır. Irazca’nın Dirliği, Amerikan Sargısı, Tırpan birer atılımda bittiler. Şimdi elimde Yayla var, onu da bir atılımda yazıp bitirdim. Tonguç Baba’yı 1967’de yazmakta iken uzunca bir ara verdim, öyle kaldı; toparlamaya çalışıyorum.


      Sanırım ilk karalaması yapılabilmiş roman, büyük ölçüde kurtulmuş romandır. Ötesi, benim düzenimde işçiliktir. Bu işçilik uzunca bir "dinlendirme"nin sonunda başlar. Bir ölçüde kendi romanıma yabancılaşmış olurum dinlendirmekle. Ayrıntıları unuturum. Elde kalem, gene elden geldiğince kesintisiz yapmak isterim bu işçiliği. Katmalar çıkarmalar olur. Dilin ne kadar kılçığı varsa atılır. Romana biçim, anlatıma biçem bu evrede verilir. Bitince temize çekebilirim. Kimi zaman bir yazman olsa da o yapsa bu işi diye iç çektiğim olur. Günde 15 sayfa yazsan bir aya yakın zaman alan bir tak tuk’tur bu. Üstelik iki parmakla yazarım ancak. romancı olacaklar, her halde on parmakla yazmayı öğrenmeli vaktinde. Bir romanı yeniden yeniden yazmanın çıkar yolunu verir bu. Bir ay başka iş yapmadan bu çat çut’u yaparım. Bu sırada gene irili ufaklı düzeltmeler olur. Onun için bir yazman değil, yazar kendisi yapmalı bu işi, derim.

      Sonra gene kalem elde, bir çalışma daha! Belki son çalışma olabilir bu. Fazlalıklar, akışı engelleyen takıntılar bu çalışmayla giderilir, atılır. Atılır diyorum ya, bakmayın; çok kılçık kalır gene de. Bunları roman basıldıktan sonra fark ederim. Tüm dikkatle, adeta beş duyumla çalışarak gidermeye savaştığım kusurlar birer birer görünür gözüme. Basılmış romanlarımı ilk okuyuşta ezim bozum olurum genellikle. Bana görünen kusurları elbet okurlar da görmüştür diye ortalara çıkamam. Bunu önlemek için dizgi düzeltmelerini de kendim yaparım; gene de kaçar.

      Başka arkadaşların çoğundan ayrı olarak, her yeni baskıda, elden ve gözden geçirme işini sürdürürüm. Haylaz öğrencinin yazı ödevi gibi çizik çizik olur o yeni baskıya hazırlanmış "kitap"! O zaman anlarım ki bu iş bitmez. Bin yıl yaşasam, bin kez basılsa gene yaparım. Bunun benimle ilgili olmayan nedenleri de vardır. Bizde dil, dilden önce düşünce, düşünceleden de önce yaşamın kendisi hızlı bir devinim içinde; bundan dolayı hızlı bir değişimi yaşayıp gitmekteyiz. Her yeni baskıda dile ve anlatıma yeniden çekidüzen vermek gerekir. Bir okur, okuduğu romanı dönüp bir daha okumaz belki. Ama, diyelim ki Yılanların Öcü’nün 1960’lardaki okuruyla 1980’lerdeki okurları biribirinden başkadır. Okurlar da birey birey ve toplu olarak değişmektedir. Yeni okurlar için yeni baskılar adeta birer yeniden yazma olmalıdır. Değilse bir kitabın yeniden basılmasının "ticaret" dışında ne amacı olabilir? Ticaretse sanattan ayrı bir konudur bence.

      Dikkat ettiğim noktalar vardır. Adına kadar, kişi adı, yer adı, romanın adı; hepsi inceden inceye düşünülmüş olmalı derim. Hiç bir sorunun çözümünü rastlantıya, gelişigüzelliğe bırakmak istemem... Bir romanımın ötekine benzemesin isterim. O yüzden kılı kırka yararım... Her ayrıntı çağrışımla, her çözüm konuşup görüşmeyle gelmez. Aylar süren okumalar gerekir, Köygöçüren için uzun uzun, yeraltı suları, Orta Anadolu iklimi, sondajcılık, sulu ve kuru tarım konuları inceledim, pek çok rapor okudum. Amerikan Sargısı ve Kaplumbağalar için üst üste geziler yaptım. Yayla için Tarih Kurumu’na, müzelere gidip geldim, arkeoloji çalıştım. Hastanelerde gözlem yaptım. Dağlarda, yaylalarda yaşadım. Uzaycılık üstüne kitaplar okudum. Bunların olabileceğini sanmıyorum.

       Gün geçtikçe, çağ değiştikçe, değişen okura anlamlı gelecek romanlar yazabilmek için, işi ciddiye alan, çalışkan romancılıklar gerekmektedir. Belgesellerin ilgi görmeye başlamasını buna bağlıyorum. Artık belgesiz, bütünüyle imge ürünü romanlar yazılmayacak, okunmayacak anlamına değil bu. Her halde her yapıtın halisini arayan, kılı kırka yaran; kılı kırka yarmayan yazarlara yüz vermeyen okurlar dönemidir önümüzdeki. O yüzden yazarlıklar içinde romancılık, artık bir "meslek" olmalı, romancılar kendilerini sadece bu işe adayabilmelidir.

       1963’te Jamayka’da bir Amerikan romancısı görmüştüm. Ünlü biri değildi. Bir hafta süreyle kaldığım pansiyonda üç aydır kalıyordu, daha da kalacaktı. Geniş bir bahçenin içinde, düzayak ve rahattı pansiyon. Romancının bir odası, banyosu, balkonu vardı. Önünde güller, zakkumlar, yazıyor yaşıyordu. Kingston’da pek ahım şahım, hem de görkemli değildi yaşam, ama sessizlik ve ılımanlık hoştu. Üstelik ucuzluktu Amerika’ya kıyasla. Tam bir çalışma köşesiydi, bilmiyorum nasıl bulmuştu...

      1965’te Bulgaristan’da, benden çok yaşlı bir romancının Georgi Karaslavof’un konuğu oldum bir akşam. Sofya’ya 10 kilometre kadar uzaklıkta, Rila dağının eteğinde, 14 dönümlük bir bahçenin içindeydi evi. Bahçeyi tarımcı olan eşi düzene sokmuştu, o bakıyordu. Pırıl pırıl, fabrika gibi bir evdi. Kapıda otomobil, şoför, salonda telefon... Alt kat yemek ve ortak yaşama katı, orta kat yatak odaları; yazarın çocukları, torunları, bacanağı baldızı... Üst kat ise çalışma katıydı. Yazı odasından başka okuma odası ve ayrıca not alma odası vardı. Kitaplığı vardı. Elektrikle ısınan bu evde, çalışma katındaki masalar, koltuklar, her şey insanı çalışmaya çağırıyordu. Baldızı yazmanlığını yapıyordu. El yazısıyla hazırladığı karalamaları daktilo ile temize çekiyordu. Düzeltmelerden sonra gene çekiyordu. Kitaplıklarda, arşivlerde araştırma yapacak yardımcıları vardı...

      Macaristan’da Ernö Urban’ın çalışmasını gördüm. Balaton gölünün kıyısındaki bahçeli şirin evinde, düş kadar güzel bir ortama kurmuştu masasını. Yurttaşlarının hayranlığı arasında arka arkaya verip duruyordu yapıtlarını. 10 milyonluk ülkede 50-60 bin basıyordu kitapları. Bir ay sonra arasan bulunmuyordu kitapçılarda...

      Gören arkadaşlar Konstantin Simonov’un ailesiyle yaşadığı daireden başka, aynı bloktaki çalışma dairesini anlattılar. Yazmanı, yardımcıları...

      Yaşamdan kopmak, toplumdan soyutlanmak değildir bunlar. Olgunluk çağına kadar girip çıkmadığı iş, çekmediği çile kalmamıştır. Karaslanof’un da, ötekilerin de. Şimdi verim dönemine gelmişlerdir. Biz Orhan Kemal’e böyle böyle bir on yıl verebilseydik, neler yazardı... Toplum bizdeki gibi kitaptan soğutulmuş değilse her ülke yazarlarını bu olanaklara kavuşturabilir. Hatta Türkiye’de bunların daha iyisi olur. Olanlar bile, olanaksızlıklar içinde olmaktadır. Yazarlarımızın elverişsiz koşullarda yapabildiklerini küçüksemek zordur. Halkımızınkiler gibi sanatçılarımızın da sorunları çözüm bekliyor. Yaşam, çağdaş ve olumlu bir düzeye erdirildiği zaman sanatçıların verimi bugünkünden bambaşka olacak. Kaldı ki, bugünkü romancılar dünkülerden olanaklıdır. En büyük yetenekler ve çalışkanlıklar, olanaksızlık, ilgisizlik, hatta düşmanlıklar ortamında eridi gitti geçmişte. Bir Danıştay duruşmasında bakanlık avukatı romancılığımı yüzüme kaktığı zaman sadece gülümsediğimi anımsıyorum. "Bu romanları yazan adam öğretmenlik yapamaz!" sözünü de bakan yüzüme söylemişti...

      Her insanda yaptığı işi abartma, onu olduğundan zor gösterme eğilimi vardır. Benimki de biraz böyle oldu galiba. Bir roman ya da romancı günlüğü tutabilseydim, nasıl çalıştığımı, romanlarımı nasıl oluşturduğumu daha somut gösterebilirdim; belki! Ama zararı yok. Sanırım olumlu, olumsuz, romanlarımız da üstlenebilir bu görevi...

Fakir Baykurt

 

Alıntıdır: http://www.milliyet.com.tr/ozel/edebiyat/nasil/fbaykurt.html

Yorum(3) ::Yorum yaz! ::Bağlantı

• 12/8/2006 - ROMANI YAZARKEN

Kategori: ROMAN YAZIMI

 

ROMANI YAZARKEN


       Virginia Woolf’un güncesini ilk okuduğumda dikkat etmemiştim: Bu güncede yazar romanlarını, özellikle Dalgalar"la "Oraya, Deniz Fenerine"yi yazımsal düğümlerinden çözüyor, gizlerinden ayrıştırıyordu. Güncenin kimi bölümleri romanın, roman sanatının okura dolaylı bir açıklaması gibiydi.

      Cesare Pavese’yse Yaşama Uğraşı’nda sık sık öyküleme tekniğine eğilir; kişisel sarsıntılarının yanı sıra, öykülemeye ilişkin görüşlerini de güncesine taşırdı... Örnekleri çoğaltabiliriz, Batı edebiyatı için. Batı edebiyatı yazarları, işlerini yaşamlarından pek ayırmamışlar; yapıtları üzerine düşünmeyi gündelik yaşamın bir parçası saymışlar.

239
0
0
Yorum Yaz